
22 Kasım 2003 |
|
20 kişiler... Hepsi üniversite öğrencisi ya da mezunu... Ücret karşılığında tez, proje hatta kitap yazıyorlar... Hepsinin bir uzmanlık alanı var... Müşterileri arasında üniversite, doktora öğrencileri hatta akademisyenler bulunuyor... Gelen taleplere göre, “akademik çevrelerin eksiklerini” tamamlıyorlar. Sloganları “Sen rahat et”... Onlara proje teklifleri geliyor, onlar hazırlıyorlar... Projelerin daha sonra hangi adla basılıp, yayınlanacağıyla ilgilenmiyorlar... Eğitim sisteminin çarpıklığına çarpıcı bir örnek oluşturuyorlar...
Nasıl başladı bu “tez yazma” olayı?
Boğaziçi üniversitesi’nde bu tip işlerle uğraşan birkaç kişi vardı. Ben de son sınıftaydım o zamanlar... Bazı arkadaşların talepleriyle karşılaşıyor ve onların bu taleplerine karşılık veriyorduk. Sonra bir araya geldik ve bu işi daha örgütlü ve organize bir şekilde yapalım, böylece daha geniş bir kitleye ulaşırız dedik. Sonra bu işi internete taşıdık.
İlk başta başarılı öğrencilerin, başarısız öğrencilere yardımı mı söz konusuydu?
Evet... Mesela bir arkadaş geliyordu, “bana ‘x’ konusunda bir proje lazım, yazar mısın?” diyordu. İlk başlarda böyle başladı. Dar bir kesime sesleniyorduk o zamanlar. Ama Türkiye koşullarında daha geniş bir kesime ulaşmak daha önemliydi, biz de bunu seçtik.
Peki bu “tez alışverişi” nasıl oluyor? İnsanlar size nasıl ulaşıyor?
Bir kere şu nokta çok önemli; insanlar bize bir taleple geliyorlar. Hazırladığımız projenin daha sonra bir tez mi olacağı, kitap mı olacağını biz bilmiyoruz. Yazıyı yazıyoruz, sonra teslim ediyoruz. Onun ne şekilde basılacağı bizi ilgilendirmiyor. Örneğin, “2003 yılında postmodernizmin Türk edebiyatına etkileri” konulu bir çalışma talebi geliyor. Biz hazırlıyoruz, ama daha sonra onun hangi başlıkla ve ne amaçla kullanıldığını bilmiyoruz. İnsanların bize ulaşması da hem internet sitemizden www.senrahatet.com hem de en önemlisi müşterilerin birbirine bizden bahsetmesi sayesinde oluyor. Bir proje talebini karşıladığımız bir kişi, bunu diğer arkadaşlarına söylüyor. Fısıltı gazetesi gibi... Bir yere reklam vermek pek etkili olmuyor. Ama bir projesini yaptığımız kişi, “iş”ten memnun kalırsa, diğer arkadaşlarını da bilgilendiriyor. Böylece daha fazla kişiye ulaşıyoruz.
Bir ekip çalışması söz konusu sanırım. Ve ekibinizde her konuda uzman birisi var. Ekip yapısını anlatır mısın?
20 kişiyiz. Ekibin bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı da yurtdışında yaşıyor. İnternet sitemizde belirttiğimiz alanda çalışmalar yapan, en az üniversite 4. sınıf öğrencisi, ya da yüksek lisans ve doktora yapmış akademisyenler var. Bu kişiler kendi uzmanlık alanlarında gelen tekliflere göre projeler hazırlıyorlar.
Bir ofisiniz var mı?
İnternet’i pek sevmesek de, onun sunduğu olanaklardan yararlanıyoruz. İnsanlar bize sanal ortamdan ulaşıyorlar. Bu diz-üstü bilgisayar benim ofisim diyebilirim. Zaten Polonya’da ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan ve bu ekibe dahil olan arkadaşlarla iletişim kurmamız için bir ofise gerek olmuyor. İnternet üzerinden haberleşiyoruz.
Şirket toplantıları da internet üzerinden oluyor yani...
Evet aynen öyle... Bir arkadaşlık ağacı çıkartabiliriz; 20 kişinin hepsi birbirini tanımıyor ama hepimiz birbirimizden haberdarız bir şekilde.
Peki daha çok kimler var müşterileriniz arasında? Bir portföyünüz var mı mesela?
O konuda bir şey söyleyemem ama Türkiye’de alım gücü oldukça yüksek, ülkenin kaymak tabakasını oluşturan bir kitleye sesleniyoruz diyebilirim.
Daha çok özel üniversitelerden öğrenciler mi buluyor sizi?
Evet... Müşterilerimiz büyük ölçüde özel üniversitelerden... Alım gücü yüksek olan, “zamanı az, parası çok” olan bir kitleye sesleniyoruz.
Aldığınız ücreti nasıl belirliyorsunuz, sayfa sayısına göre mi, harcadığınız zamana göre mi?
Bizim yazacağımız yazıya ya da hazırlayacağımız projeye, harcayacağımız birim zamana göre belirliyoruz fiyatı. Örneğin çalışma bir sayfalık olsa da bizim ona harcadığımız zaman bir ay sürebiliyor. Böyle olunca da ücret yüksek olabiliyor. Zaman ve gün üzerinden belirliyoruz ücreti.
Bugüne kadar sen kaç tez yazdın?
Benim uzmanlık alanım ekonomi ve sanırım bugüne kadar 10 projeye imza attım.
Yabancı öğrencilere, yabancı dilde “tez” yazıyor musunuz?
Müşterilerimizin yüzde 10’u yabancı öğrencilerden oluşuyor. Onlar da yurtdışında yaşayan Türk öğrencilerden duyuyorlar bizi. Britanya, İsrail ve Amerika’dan proje talep eden öğrenci ve akademisyenler var. 4 dilde çalışmalar hazırladık; Fransızca, Almanca, Türkçe ve İngilizce... Ama Rusça bir proje talebi gelirse onu da hazırlarız.
Bir arz-talep meselesi miydi? Bu konuda bir boşluk mu gördünüz bu işe başlarken?
Ne yazık ki kapitalist ekonominin kuralı bu; piyasada bir boşluk varsa onu doldurmaya yönelik hareket edersiniz, artı-değer kazanmak için. Biz de böyle bir boşluk olduğunu öngörüp hareket ettik.
Peki bu projelerde, akademik anlamda gittiğiniz en son nokta nedir? Örneğin doktora öğrencileri de var mı müşterileriniz arasında?
Doktora öğrencilerinin talepleri çok fazla. Daha çok sosyal bilimler branşlarında başvuruyorlar.
Peki siz bir kurumsanız, bu kurumun başında kim var? Bir patronunuz var mı mesela?
Eşgüdümcü olarak, mali konularla ilgilenen bir arkadaşımız var. Macaristan’da yaşıyor. Yani merkezimiz Macaristan diyebilirim. Bize başvurular da internet üzerinden oluyor. İnternet sitemiz www.senrahatet.com ‘da bir başvuru formumuz var. İsteyenler o formu doldurup bizden projeyi talep ediyorlar. Tabii bazılarına ücret yüksek gelebiliyor. Bu durumda proje iptal oluyor tabii...
Müşterilerin pazarlık payı var mı?
Pazarlık payı yok, ama herhangi bir yerden “burslu” okuduklarını belgeleyebilirlerse yüzde 10 indirim yapıyoruz. Maddi durumu iyi olmayan öğrenciler de başvuruyor...ve indirimden faydalanabiliyor... Zor durumda kalınca, yoksul insanlar da taksiye binmek zorunda kalırlar kimi zaman... Eğitim sistemindeki adaletsizlik, özel-genel ayrımı daha ilkokulda başlıyor. Biz de ister istemez o işleyişin bir parçası olarak hizmet veriyoruz.
Peki örneğin, konu işletme-iktisat... Ve bir ay kadar sürecek bir çalışma gibi gözüküyor... Aşağı yukarı ücret ne kadar oluyor?
Eğer çalışma kapsamlıysa, yani örneğin taşıyacağı özellikler belirtiliyorsa, şu veya bu kaynaklardan faydalanılacak gibi ya da şu makalelerden yararlanılacak gibi talepler geliyorsa ve on sayfa kadar sürecek bir yazıysa, 125 ile 175 Avro arasında değişiyor fiyatlar. Ama çok da değişkenlik gösterebiliyor tabii ücretler. Talepler daha çok Kasım-Aralık ve Nisan-Mayıs aylarında geliyor, okulların kapanışlarına yakın zamanlarda yani...
Peki eğitimdeki ne gibi aksaklıkların sonucu olarak insanlar size geliyorlar? Tembellikten mi, yoksa “param var, o zaman tezimi başkasına yazdırayım” mantığıyla mı?
Pedagoji konusunda uzman değilim ama gözlemlerim şunlar: eğitim sisteminde, insanların kendileri olabilmesine, bir şeyler becerebilmesine olanak sağlanmıyor. Tam tersine, klasik söylemle “ezberci” bir sistem var. Paulo Freire’nin söylediği gibi, kapitalist toplumda makinaların, çarkların ya da şirketlerin insanları, kendi istediği bireyler haline getirmesi söz konusu. O anlamda sistem bir şekilde içinize işlemektedir. Bugün Türkiye’deki eğitim sisteminde de bu geçerli sanırım. “Paran kadar oku” ya da “ağzınla kuş tutarsan belki burs kazanabilirsin” sistemi geçerli bugün. Ve bu sistem zamanla kendisine taraftar da buluyor. Bu nereye varır; açıkçası ben çok iyimser bakamıyorum. Devletin, özel ve vakıf üniversitelerine verdiği maddi destekle, devlet üniversitlerine verdiği desteğe baktığımız zaman arada derin bir uçurum görüyoruz. Özel dersler, dersaneler bunun ürünü... Ben Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’ne girebildim çünkü ailem orta-üst gelir seviyesine sahipti ve dershaneye gidebildim. Ve baktım pabuç biraz pahalı, çalışıp kazandım üniversiteyi. Ama Ankara’da yaşamasaydım, bir taşra kentinde doğup büyüseydim, ailem çiftçi ailesi olsaydı büyük olasılıkla giremezdim üniversiteye. Eğitimde fırsat eşitliği söz konusu olmadığında, az önce bahsettiğimiz o “kaymak tabakaya” seslenebiliyoruz ancak.
Türkiye’de üniversiteler özelleştikçe, “paran kadar oku” felsefesi biraz daha ilerledikçe, üniversite sınavları ve dershaneler sistemi devam ettikçe, sizin müşterilerinizin sayısı da artacak diyebilir miyiz?
Ne yazık ki böyle olacak... İnsanların giderek sıradanlaştırıldığı bir zamana doğru ilerliyoruz. Bu eğitim sistemi de böyle devam ettikçe, öğrencilerin ve akademisyenlerin böyle proje talepleri de artacaktır tabii. Ama bu sağlıklı bir gelişme mi, hiç sanmıyorum... Bugün yüksek lisans yapmak için okula devam etmeniz gerekmiyor. Yüksek lisans, sadece özgeçmişinize eklemek isteyeceğiniz bir etiket halini almış durumda.
Bir profesörün tezinde imzanız var mı mesela?
Dediğim gibi, insanların bizden talep ettikleri çalışmaların hangi amaçla kullanıldığını bilmiyorum. Ama amacınız bu olduktan sonra her yola başvurabilirsiniz. YÖK’ün kurucusu İhsan Doğramacı’nın doktora tezinde intihal yaptığı belgelerle kanıtlandı mesela. Ve kendisi hala gayet rahat yaşamını sürdürüyor. E, bu kişi bunu yaparsa, başkaları neler yapmaz bilemiyorum...
Müşterilerinizin kimliklerini saklı tutuyorsunuz... “Psikolog ve danışmanı” örneğindeki gibi saklı kalıyor her şey...
Hem yazan hem de talepte bulunan kişinin kimliğini saklı tutuyoruz. Kendimize bile söylemiyoruz! Kişilerin özel yaşamıyla herhangi bir biçimde ilişkimiz olmuyor.
Çok zamanını alıyor mu bu projeler? Bu çalışmalarla kendini geliştirdiğini düşünüyor musun?
Yerine göre çok zamanımı alıyor. Ama bir bankada çalışsam, haftanın altı günü, belli saatler arasında, belli kıyafetler giyip, belli patronlara emeğimi satmak zorunda kalacağım. Şimdi, kendi alanımla ilgili pek çok araştırma yapıyorum; hem artı-değer kazanıyorum hem kendimi geliştiriyorum. Bu anlamda rutin bir iş olmaması hoş tabii...
Ekonomi mezunusun. İnsanlar “hangi meslekle uğraşıyorsun” diye sorduklarında ne diyorsun?
Akademik danışmanlık yapıyorum diyorum.
Peki ne kadar daha “akademik danışmanlık” yapmayı düşünüyorsun?
Yapmak istediğim bir kaç şey var yaşamda. Bunun için artı-değer gerekiyor. O artı-değeri toplayana kadar bu işle uğraşmayı düşünüyorum. Sonra da o istediklerimi yapacağım herhalde. Kitap okuyorum, edebiyatla uğraşıyorum. Bir de kedim var, onunla evimi paylaşıyorum...
|